Sürdürülebilirlik dendiğinde gözünüzün önüne gelen ilk sahneleri düşünün. Bez çantasını hazırlayan, pazar alışverişine filesiyle çıkan, mutfağında atıksız tarifler deneyen veya zehirsiz temizlik ürünlerini araştıran figürlerin çoğu neden kadın? Peki, oturduğunuz kafede buzlu lattenizin yanında gelen plastik pipeti reddettiğinizde ve çantanızdan çelik pipetinizi çıkardığınızda gülen ya da bunun çok saçma olduğunu söyleyen figürlerin çoğu neden erkek? Kendi özel hayatımızdaki deneyimlerimizde, hayatımızdaki erkeklerden çoğunlukla sürdürülebilirlikle ilgili çabalarımızın boş bir uğraş olduğunu duyuyoruz (sözümüz meclisten dışarı).
Niyetimiz bunu cinsiyet temelli bir övme-yerme durumu haline getirmek değil tabii ancak istatistikler de yanılmıyor. Dünya çapında yapılan araştırmalar, kadınların erkeklere oranla geri dönüşüme, etik tüketime ve çevreci aktivizme çok daha fazla vakit ve enerji harcadığını gösteriyor. Buna literatürde Eko-Cinsiyet Eşitsizliği (Eco-Gender Gap) diyoruz. Peki, bu uçurumun arkasındaki o gizli engel ne? Cevap: Maskülenlik algısı (evet, yine!).
Scientific American’da yayımlanan çarpıcı bir araştırma, pek çok erkeğin çevreci davranışları feminen olarak kodladığını ortaya koyuyor. Geri dönüştürülebilir ya da bez bir çanta taşımak veya et tüketimini azaltmak, bazı erkek bilinçaltlarında sert ve dayanıklı erkek imajına bir tehdit olarak algılanıyor.
Bu durum, erkeklerin doğa düşmanı olduğu anlamına gelmiyor elbette; sadece toplumsal olarak inşa edilmiş erkeklik rollerinin, yanlış kodlanmış bir çevrecilik tanımıyla çatışmasından kaynaklanıyor. İşte tam bu noktada Eko-Maskülenlik kavramı devreye giriyor.
Eko-maskülenlik, erkeklik tanımlarını doğayı koruma, onarma ve sürdürme sorumluluğuyla yeniden harmanlamak anlamına geliyor. Sürdürülebilirliği bir ev hobisi veya estetik bir kaygı olmaktan çıkarıp; bir yetkinlik, koruyuculuk ve gelecek tasarımı olarak görmek.
Gerçekten de dünyayı korumak için gereken özellikler; dayanıklılık, stratejik düşünme, koruma içgüdüsü ve sorumluluk almaktır. Yani her nasılsa geleneksel maskülenlik değerleriyle zıt bir şekilde kodlanmış olan ekoloji alanı, aslında bu değerlere en çok ihtiyaç duyulan alan.
Bu İşi Kadınlar Halletse Olmaz Mı?
Hayır, olmaz. Çünkü;
Görünmez Emek Dağılımı: Evdeki sürdürülebilirlik yükünün sadece kadınların omzunda kalması, yeşil bir zihinsel yük yaratır. Eko-maskülenlik ise bu mesaiyi bir ortaklık haline getirir.
Karar Verici Masalar: İklim kriziyle ilgili en büyük kararlar hala erkeklerin çoğunlukta olduğu masalarda alınıyor. Eğer çevrecilik erkek işi değil algısı yıkılmazsa, bu masalardan çıkan kararlar hep yüzeysel kalmaya mahkumdur.
Yeni Kahramanlık Tanımı: Arabasının motor gücüyle değil, karbon ayak izini yönetme becerisiyle; tükettiğiyle değil, koruduğuyla övünen bir erkeklik modeli, gezegenin en büyük şansı olabilir.
Açıkçası son paragrafın başlığını yazarken durup bir düşündük. Bir kavramın, özellikle içinde beraber yaşadığımız, yaşattığımız, yediğimiz ve içtiğimiz dünyayı daha uzun var etmek üzerine oluşmuş bir kavramın cinsiyetsiz olduğunu belirtmek bize biraz komik, biraz da üzücü geldi. Toplumsal cinsiyet rollerini o kadar içselleştirmişiz ve dışında davranmaktan o kadar korkmuşuz ki, herhangi bir şeye hiç düşünmeden cinsiyet atayabiliyor ve sırf atanan bu cinsiyetten dolayı o kavramdan uzaklaşabiliyoruz. Bu durum, bireysel olarak kendimizi gerçekleştirebilmemizin, içimizden geldiği gibi yaşayabilmemizin önündeki de en büyük engellerden biri.
Yine de bu sürdürülebilirlik çabasında daha fazla erkeği yanımızda görebilmek için doğayı korumayı bir itibar meselesi haline getiren eko-maskülenliği yaygınlaştırmamızda bir sorun yok diye düşünüyoruz. En azından toplumsal cinsiyet rollerinden sıyrılmayı, özgürleşebilmeyi başarana kadar! İşte o güne kadar sevgili Sürdüren, sen de sürdürülebilirliğin “erkeksi” yanlarını çevrene anlatabilir ya da bunun kadın işi olduğunu söyleyenlere karşı hızını alamayıp “senin gibi erkek mi olur, daha çevreni koruyamıyorsun!” diye saldırabilirsin. Şaka, şaka tabi ki!