Sürdürülebilirlik, bugün üniversitelerde kürsüleri olan, üzerine devasa raporlar yazılan ve kurumsal dünyada stratejik bir hedef olarak önümüze konan modern bir kavram gibi duruyor ancak hafızamızı biraz zorlayıp çocukluğumuza, annelerimizin ve anneannelerimizin evine döndüğümüzde; bugün sıfır atık veya döngüsel ekonomi dediğimiz her şeyin o evlerin dürüst ve sessiz birer kuralı olduğunu görüyoruz. Onlar bu kavramları akademik terimlerle tanımlamıyorlardı belki ama hayatlarını idare etmek, ziyan etmemek ve kıymetini bilmek üzerine kurarak gezegenle kurabileceğimiz en dengeli ilişkiyi bizzat yaşıyorlardı.
Bu Anneler Günü’nde, modern dünyanın karmaşık çözümlerinden bir anlığına uzaklaşıyor ve en büyük sürdürülebilirlik uzmanlarımızın o kadim bilgeliğine, büyüklerimizden bize miras kalan 9 kıymetli alışkanlığa göz atıyoruz.
Pek çoğumuzun çocukluk travmasıdır; mutfak masasında duran o süslü tereyağı veya bisküvi kutusunun kapağını büyük bir heyecanla açarız ve içinden rengarenk makaralar, iğneler ve yüksükler çıkar. Ya da buzlukta gözümüze çarpan o dondurma kabını iştahla çıkarırız ama bir bakarız ki içinde donmuş sarmalar, köfteler var. Bu küçük hayal kırıklığı, aslında dünyanın en başarılı ileri dönüşüm (upcycling) örneklerinden biridir. Plastik saklama kaplarının henüz mutfakları istila etmediği o dönemde, sağlam olan hiçbir şey çöpe gitmez, bir şekilde yeni işlevini bulur ve tekrar kullanılırdı. Bir nesneyi orijinal fonksiyonu bitse bile ömür boyu saklamak ve ona yeni bir görev yüklemek, atıksız yaşamın ilk ve en etkili dersi.
Eski nesiller için endüstriyel ambalajlar kullan-at değil, kullan-dönüştür mantığıyla çalışırdı. Yoğurt bittiğinde kovası asla çöp kutusuna atılmaz, kovanın altı bir çivi yardımıyla delinir, yan komşudan alınan bir sardunya içine dikilir ve yoğurt kovası bir saksı olarak balkondaki yerini alırdı. Bu, nesnelerin fonksiyonu bittiğinde bile onlara yeni bir can verme becerisiydi. Bugün büyük markaların yeniden doldurulabilir (refill) sistemler kurmaya çalıştığı dünyada, büyüklerimiz bu döngüyü yoğurt kovalarıyla çoktan kurmuştu.
Şimdilerde market kasalarında ücretli satılan ve plastik kirliliğinin sembolü olan poşetlerin hayatımızda yeri yoktu. Pazar arabalarının içinden çıkan, el emeğiyle örülmüş o esnek fileler veya eski çarşaflardan dikilmiş bez torbalar nesiller boyu kullanılırdı. Çarşaf bezinin pamuklu dokusunda taşınan meyveler doğada hiçbir yıkıcı iz bırakmadan soframıza ulaşırdı. Bu alışkanlık, tek kullanımlık kültüre karşı verilmiş en eski ve en zarif başlıktı.
Bir önceki günden kalan ekmekler bayatlayınca ekmek tatlısına veya köfte harcına dönüşür; sebzelerin sapları kavrulur, kabukları ise sirke yapımında kullanılırdı. Bugün dünyada üretilen gıdanın üçte birinin çöpe gittiği düşünülürse, büyüklerimizin bu ince hesapları sadece ev ekonomisi değil, küresel bir hayatta kalma stratejisiydi. Onlar mutfakta adeta bir simyacı gibi çalışır, her bir zerreden yeni bir lezzet yaratırlardı.
Bir çorap kaçtığında veya bir kazağın söküğü olduğunda yenisini almak yerine dikilir, kaçan ilmikler toplanır ya da delikler yamalanırdı. Eşyayı onarmak, ona verilen değerin ve onunla kurulan bağın bir göstergesiydi. Bugün tamir etme hakkı (right to repair) yasalarla korunmaya çalışılırken, büyüklerimiz bu hakkı her akşam lambanın altında iğne iplikle bizzat savunuyorlardı.
Ocak ayında taze domates yemek, o dönemin insanı için sadece sağlıksız değil, aynı zamanda mevsimin ruhuna aykırı bir durumdu. Yazın en güneşli günlerinde alınan meyve ve sebzeler kışa hazırlık için damlarda kurutulur, turşu yapılır veya imece usulü konserve haline getirilirdi. Bu alışkanlık, gıdanın uzak mesafelerden taşınmasıyla oluşan devasa karbon ayak izini minimize eden, toprağın ritmine uyum sağlayan en kadim yöntem.
Kıyafetler asla sadece bir kişiye ait değildi; onlar bir ailenin veya bir mahallenin ortak değerleriydi. Bir çocuk büyüdüğünde küçülen giysileri ütülenir, katlanır ve kardeşine, kuzenine veya ihtiyacı olan bir komşusuna devredilirdi. Kardeş payı dediğimiz bu paylaşım, bugünün modern ikinci el veya paylaşım ekonomisi platformlarının çok daha samimi ve atıksız bir versiyonuydu. Tekstil atığını sıfıra indiren bu sistemde, her kazağın birden fazla çocukluk hikayesi vardı.
Plastik şişelerdeki onlarca çeşit agresif deterjanın evlere girmediği zamanlarda; sirke, karbonat, limon ve arap sabunu temizliğin ana kahramanlarıydı. Hem evin içindeki hava kalitesini bozmayan hem de giderlerden süzüldüğünde su kaynaklarını zehirlemeyen bu yöntemler, bugünün zehirsiz temizlik trendinin temel taşıydı. Büyüklerimizin evi her zaman tertemiz kokardı ama bu koku yapay parfümlerden değil, temizliğin kendi doğallığından gelirdi.
Büyüklerimizin evindeki danteller, el örgüsü battaniyeler veya marangoz elinden çıkmış masif mobilyalar on yıllarca, hatta nesillerce kullanılırdı. Hızlı tüketimin bugün al yarın at mantığına inat; emekle üretilen, her ilmiğinde bir hikaye barındıran ve zamana meydan okuyan nesneler tercih edilirdi. Eşyaya bir meta olarak değil, bir yadigâr olarak bakma disiplini, tüketim çılgınlığına karşı duran en güçlü kalkan!
Bu Anneler Günü'nde en büyük sürdürülebilirlik uzmanlarımız olan annelerimize ve büyüklerimize sadece bizi büyüttükleri için değil, dünyayı nasıl daha az inciterek yaşayabileceğimizi bize gösterdikleri için de teşekkür ettik. Onların bilgeliği, bugün dünyayı kurtarmak için aradığımız o büyük stratejilerin aslında ne kadar yakınımızda, o eski ve onarılmış alışkanlıklarımızda saklı olduğunu hatırlatıyor. Çünkü biliyoruz ki gelecek, ancak o eski ve dürüst değerlerin üzerine kurulduğunda gerçekten sürdürülebilir olacak.