Geçtiğimiz hafta İstanbul oldukça can sıkıcı ve kaotik manzaralardan birine uyanıverdi. Sanki gökyüzündeki bir baraj kapağı aniden açılmış gibi çok yoğun bir yağmurla karşı karşıya kaldık. İnsanlar oldukları yerde mahsur kaldılar, ulaşım resmen kitlendi, arabalar sularda sürüklendi, hepsinden önemlisi can kayıpları yaşadık.
Hepimiz aynı şeyi düşünüyoruz aslında. Eskiden de İstanbul’a yağmur yağardı, hatta günlerce sürerdi ama bir felakete dönüşmezdi. Şimdi ne değişti de mevsimler yerlerini afetlere bıraktı? Bu soru son derece haklı bir soru çünkü yaşadığımız şeyi sadece talihsiz ya da istisnai bir hava durumu olarak nitelemek doğru değil. Karşımızda iklim krizinin atmosferde yarattığı radikal değişim ile bizim karada inşa ettiğimiz beton şehirlerin el birliğiyle yarattığı bir kriz var.
Gökyüzü Değişti
Eskiden İstanbul’da yağmurlar daha sakin yağardı. Lodosun arkasından gelen, günlere yayılan, toprağın yavaş yavaş emdiği, bereketiyle gelen tatlı bir sonbahar veya ilkbahar yağmuru rutinimizdi diyebiliriz. Fakat son yıllarda fark ettiyseniz sistem tamamen değişti. Artık yağmur eskisi gibi tatlı tatlı yağmıyor, tropikal iklim kuşaklarındaki gibi aşırı ve ani patlamalar şeklinde iniyor. Bunun temel sebebi de ısınan atmosferin fiziksel yapısındaki değişim.
Termodinamik prensiplerine göre atmosferdeki her 1°C’lik sıcaklık artışı, havanın su buharı tutma kapasitesini yaklaşık %7 oranında artırır. Sanayi Devrimi’nden bu yana gezegeni fosil yakıtlarla, aşırı tüketimle ve karbon salımıyla ısıttıkça, atmosferimizi adeta sünger gibi nem emen bir depoya dönüştürmüş olduk.
Sıcaklığı yükselen atmosfer göllerden, denizlerden ve topraktan her zamankinden çok daha fazla su buharlaştırıp bünyesinde topluyor. Ancak doğal olarak o nem sonsuza kadar gökyüzünde kalamıyor. Büyük miktarda su buharıyla yüklenen atmosferik sistemler, en ufak bir soğuk hava dalgasıyla karşılaştığı an taşıyamadığı tüm yükü tek bir noktaya, sanki bir kova suyu bocalarmış gibi boşaltıyor.
İşte tam da bu yüzden artık 3 ayda, hatta bazen yarım yılda yağması gereken toplam yağış miktarı, sadece 2 saatlik bir zaman diliminde kentin tepesine iniyor. Eskiden günlere yayılarak toprağa sızan su, şimdi dakikalar içinde bir sele dönüşebiliyor.
Kent İçi Isı Adası Etkisi
Mesele sadece gökyüzündeki su miktarının artmasıyla da bitmiyor. Bu ekstrem yağışları adeta bir mıknatıs gibi kendine çeken başka bir faktör daha var: Şehirlerin yarattığı ısı kalkanı.
İstanbul gibi kilometrekarelerce alanın asfalt, beton, cam ve çelikle kaplı olduğu megakentlerde, Kentsel Isı Adası (Urban Heat Island) denilen bir fenomene tanıklık ediyoruz. Yeşil alanların ve toprağın yok olduğu yerlerde beton yüzeyler, gündüz boyunca güneş ışığını emerek hapsediyor. Gece olduğunda ise bu ısıyı yavaşça havaya salıyor. Sonuç olarak şehirler, etrafındaki kırsal alanlara kıyasla 3 ila 8 derece daha sıcak bir alan haline geliyor. Peki bu durumun yağışlarla ne ilgisi var?
Denizden veya kuzeyden kente doğru ilerleyen nemli ve görece serin hava kütleleri, İstanbul’un üzerindeki bu ısı adasıyla karşılaştığında aniden yükselmeye başlıyor. Yükselen nemli hava hızla soğuyor ve şok etkisiyle devasa fırtına bulutlarına dönüşüyor. Yani betonlaştırarak ısıttığımız şehrimiz, gökyüzündeki yağış bulutlarını bir nevi provoke ediyor; yağacağı varsa da 10 kat daha şiddetli yağmasına sebep oluyor.
Suya Geçit Vermeyen Yüzeyler
Gelelim işin karadaki boyutuna. Gökyüzü değişti demiştik, peki yeryüzü ne durumda?
Eskiden su kente indiğinde karşısında doğal bir sünger bulurdu: Ormanlar, korular, tarlalar, toprak patikalar ve dere yatakları. Toprak, üzerine düşen yağmurun büyük bir kısmını yavaşça emer, yeraltı su kaynaklarını besler ve geriye kalan cılız akıntıyı denize yönlendirirdi.
Bugün ise suyun toprakla buluşabileceği neredeyse tek bir açık alan bile bırakmadık. Doğal su döngüsünün en kritik halkası olan geçirgenlik özelliğini kentlerimizden tamamen sildik. Her yeri su geçirmez asfaltla, kaldırımlarla ve binalarla kapladık.
Bugün İstanbul’a düşen her bir damla yağmur, toprağa sızacak bir alan bulamadığı için anında yüzey akışına geçiyor. Sızamayan su, yerçekiminin etkisiyle meyilli olduğu yöne doğru, yani aşağı hızla akmaya başlıyor; bu sular birleştikçe de yollarımız nehirlere dönüşüyor.
Buna zamanında yanlış planlamalarla önü kesilmiş doğal dere yatakları ve mevcut debiyi taşıyamayan altyapı eksiklikleri de eklenince, su binlerce yıllık doğal hafızasıyla hareket ederek kendi yatağını yeniden talep ediyor. Önüne çıkan ev, araba ya da insan ne varsa sürükleyip götürüyor.
Ne Yapacağız?
Yaşadığımız bu tablo karşısında "Ne yapalım, iklim değişti işte" demek bizi bir durum tespitinden öteye taşımaz. Gelecekte yaşanacak daha büyük felaketlerin önüne geçmek istiyorsak kentlerimizi doğayla uyumlu hale getirmemiz, kişisel olarak da tüketim alışkanlıklarımızı dönüştürmemiz gerekiyor.
Isı adalarına karşı sünger şehirler inşa etmek, yani şehrimizi ve kendimizi beton kalıplara hapsetmek yerine, suyu emebilen bir yapı kurmak atabileceğimiz ilk ve en etkili adım. Geçirgen asfaltlar, yağmur bahçeleri, yeşil çatılar ve betonlaşmamış doğal park alanlarını artırmalı, suyun toprakla yeniden buluşması sağlamalıyız.
Bireysel olarak da gezegene bindirdiğimiz karbon yükü, atmosferin ısınmasındaki en büyük paydaşlardan biri. Kullandığımız tek kullanımlık plastikleri, hızlı moda ürünlerini, evimize soktuğumuz sentetik kimyasalları ve karbon ayak izimizi düşünerek hareket etmek ve bireysel alışkanlıklarımızı yönetmek, daha doğrusu sürdürülebilir yaşamı bir kültür haline getirmek, uzun vadede dünyamızın varlığını sürdürebilmesi için çok önemli.
Doğayla savaşarak, üzerini betonla örterek ya da onun dengesini yok sayarak hayatta kalamayacağımızı gün geçtikçe daha net bir şekilde görüyoruz. Yaşamımızı sürdürülebilir bir eksene çekmek ve gücü elinde tutan kurumlardan da sürdürülebilirlik hassasiyetiyle hareket etmelerini talep etmek artık sadece gelecek nesillere değil, kendimize de borçlu olduğumuz bir şey.
Kaynakça
IPCC (Intergovernmental Panel on Climate Change) Sixth Assessment Report (2021). The Physical Science Basis: Extremes, Water Cycle and Climate Change. (Küresel ısınma nedeniyle artan her 1°C'nin atmosferik su buharı tutma kapasitesi ve lokal sel/sağanak riskleri üzerindeki etkileri).
Trenberth, K. E., Dai, A., Rasmussen, R. M., & Parsons, D. B. (2003). The changing character of precipitation. Bulletin of the American Meteorological Society, 84(9), 1205-1218.
Oke, T. R. (1982). The energetic basis of the urban heat island. Quarterly Journal of the Royal Meteorological Society, 108(455), 1-24. (Betonlaşmanın şehir içi mikroklima ve fırtına bulutlarının oluşumu üzerindeki termodinamik etkileri).
Shepherd, J. M. (2005). A review of current investigations of urban-induced rainfall modification. Critical Reviews in Environmental Science and Technology, 35(5), 323-370.
Asian Development Bank (ADB) Report (2016). Nature-Based Solutions for Building Resilience in Urban Areas. (Geçirimsiz yüzeyler, kentsel sele dönüşüm mekanizmaları ve "Sünger Şehir" / Sponge City ekolojik altyapı çözümleri).