Şehirleşmenin Yarattığı Yalnızlığı Nesnelerle Tamir Edebilir Miyiz?

Şehirleşmenin Yarattığı Yalnızlığı Nesnelerle Tamir Edebilir Miyiz?

İnsanlık, tarihi boyunca hiç olmadığı kadar birbirinden haberdar ama bir o kadar da yalıtılmış, köksüz ve yalnız bir çağda yaşıyoruz. Telefona düşen bildirimler, kesintisiz iletişim ağları ve parmaklarımızın ucundaki dijital evren bizlere sürekli bir topluluğa ait olduğumuz hissini vaat ediyor. Peki ekran kapandığında ve şehrin gürültüsü çekildiğinde geriye kalan ne oluyor? Bünyemizi ele geçiren derin bir içsel boşluk.

Jeologların ve iklim bilimcilerin insanın gezegen üzerindeki baskın, yıkıcı ve geri döndürülemez etkisini tanımlamak için kullandığı Antroposen (İnsan Çağı) kavramı, sadece buzulların erimesi ya da okyanusların kirlenmesinden ibaret ekolojik bir kriz değil. Antroposen, aynı zamanda insanın binlerce yıllık habitatından, topraktan ve doğanın ritminden koparak kendi inşa ettiği betonarme labirentlere sıkışmasının; yani derin bir psikolojik ve varoluşsal yalnızlığın hikayesi olarak karşımıza çıkıyor. 

O zaman soralım; şehirleşmenin ve betonlaşmanın içinde doğadan uzaklaştıkça artan o içsel boşluk hissini neden sürekli bir şeyler satın alarak doldurmaya çalışıyoruz? Nesnelerle kurduğumuz bu doyumsuz ilişki, aslında doğadan kopardığımız bağların bir yas tutma biçimi olabilir mi?

Yeşil Alandan Kopuş ve Biyofili Hipotezi

İnsanın doğayla olan ilişkisi, tarihsel süreçte romantik bir tercihten ziyade biyolojik bir zorunluluk olarak şekillenmiştir. İlk kez Erich Fromm tarafından kullanılan ve Edward O. Wilson tarafından popülerleştirilen Biyofili Hipotezi, insanın doğayla ve diğer canlı türleriyle bağ kurmaya yönelik genetik ve evrimsel bir eğilimi olduğunu savunur. Aynı şekilde bu hipotez, insanların neden evlerinde bitki ya da evcil hayvan beslediklerini, doğayla iç içe olmaktan ve canlıları doğal ortamlarında gözlemlemekten hoşlandıklarını ve hatta bazen tehlikedeki bir canlıyı kurtarmak için kendi hayatlarını tehlikeye attıklarını da açıklar. Milyonlarca yıl boyunca toprağa, yeşile, suyun sesine, mevsimlerin doğal ritmine ve açık gökyüzüne uyumlu olarak gelişen insan beyni ve sinir sistemini düşündüğümüzde insanın diğer canlılara ve yaşayan her şeye olan bu iştahı oldukça doğal ve beklenen bir durum aslında.

Bu iştah yerli yerinde dururken insanlık kendini (son iki yüzyılda) yapay ışıklar, beton binalar, asfalt sokaklar ve ekranlarla çevrili steril bir habitatın içine hapsetti. Doğal ekosistemden bu ani ve radikal kopuş, modern psikolojide Doğa Eksikliği Sendromu olarak adlandırılan bir tanım bile yarattı. Yapılan araştırmalar; yeşil alanlardan, doğal ışıktan ve açık havadan izole yaşayan bireylerde stres hormonu olan kortizol seviyelerinin sürekli yüksek seyrettiğini, kaygı bozukluklarının, kronik yalnızlık hissinin ve duygusal tatminsizliğin belirgin şekilde arttığını gösteriyor. Sinir sistemimiz, beton duvarlar arasında sürekli bir tehdit ve uyarılmışlık halinde kalırken, toprağa dokunmanın ve doğanın sessizliğinin sunduğu regülasyon mekanizmasından mahrum kalıyor.

İşte bu kronik regülasyon eksikliği ve köksüzlük, insanın içinde kaynağını tam olarak adlandıramadığı devasa bir varoluşsal boşluk yaratıyor. İnsan, evrimsel olarak ait olduğu büyük evden, yani doğadan sürgün edilmiş olmanın getirdiği derin bir yabancılaşma yaşıyor.

Tüketim Bir Sığınak Mı?

Doğadan kopan insanın yaşadığı bu kronik yalnızlık ve içsel huzursuzluk, modern tüketim kapitalizmi ve pazarlama mekanizmaları için en verimli toprağı oluşturuyor. Tüketim kültürü, tam da bu varoluşsal yarayı hedef alarak çalışıyor. İnsan zihni; eksikliğini hissettiği o organik tatmin, aidiyet ve bütünlük duygusunu, hızlı tüketim nesneleriyle ikame etmeye yönlendiriliyor. Nasıl mı?

Bir mağazadan ya da dijital platformdan yeni bir eşya, bir kıyafet ya da teknolojik bir cihaz satın almak; beyinde anlık bir dopamin patlaması yaratıyor ve bu kimyasal yükseliş, bireye kısa süreli bir tamamlanmışlık ve kontrol hissi veriyor. Ancak tıpkı bir bağımlılık döngüsünde olduğu gibi, dopamin seviyesi düştüğünde yalnızlık ve boşluk hissi daha şiddetli bir şekilde bize geri dönüyor ve biz o tatmin anını yeniden yaşamak için bir sonraki satın alma eylemine yöneliyoruz.

Doğayla ve gerçek toplumsal ağlarla kurulamayan samimi bağlar, nesneler ve markalar aracılığıyla telafi edilmeye çalışılıyor. Belirli markalara ait eşyaları satın almak, bize yapay bir kimlik ve bir gruba ait olma illüzyonu sunuyor. Böylece topraktan ve komüniteden kopan insan, kendi varlığını sahip olduğu nesnelerin niteliği ve çokluğu üzerinden tanımlamaya başlıyor.

Ormanın, açık havanın ve gökyüzünün sunduğu o sınırsız ve kapsayıcı dinginlikten mahrum kalan modern insan; evini, gardırobunu ve kişisel alanını eşyalarla doldurarak dış dünyaya karşı yapay bir koruma kalkanı inşa ediyor. "Ne kadar çok şeyim olursa, o kadar güvendeyim ve o kadar az yalnızım" yanılgısı bizi bazen istifçiliğe varan bir tüketim çılgınlığına sürüklüyor.

Sonuç olarak; doğadan koptukça yalnızlaşıyor, yalnızlaştıkça tüketiyor, tükettikçe doğayı daha çok tahrip ediyor ve bu tahribatın sonucunda kendimizi daha da derin bir ekolojik ve psikolojik krizin ortasında buluyoruz.

Doğa İle Yeniden İlişki Kurmak

Antroposen çağının yarattığı bu kısır döngüyü kırmak, sadece daha az plastik kullanmak ya da daha az satın almak gibi yüzeysel eylemlerle mümkün değil tabii. Gerçek sürdürülebilirlik, insanın nesnelerle ve canlı dünyayla kurduğu ilişkiyi temelden yeniden tanımlamasını gerektirir. Zaten bu gerçekleştiğinde sürdürülebilir bir yaşam için yapılması gerektiğini söylediğimiz her şey bir kural olarak değil, içimizden gelerek yaptığımız, doğal bir eylem haline dönüşür.

Tüketim arzularımızı dizginleyecek en güçlü mekanizma, içerideki o boşluğu nesnelerle değil, gerçek bağlarla doldurmaktır. Doğayla temas kurmak, toprağa ellerini sürmek, bir bitkinin sabırlı büyüme sürecine tanıklık etmek, mevsimlerin dönüşümünü izlemek, Belgrad Ormanı’nda sakin bir yürüyüşe çıkmak ya da sadece bir ağacın gölgesinde sessizce oturmak bile sinir sistemini yatıştırır ve insana kendisinden daha büyük bir bütünün parçası olduğunu hatırlatır.

Doğayla kurulan bağ yeniden güçlendiğinde, modern hayatın dayattığı sahte ihtiyaçlar ve nesnelere yüklenen yapay anlamlar kendiliğinden erimeye başlar. Çıplak ayakla toprağa basmanın yarattığı aidiyet hissi, hiçbir alışveriş terapisinin sağlayamayacağı derin bir zihinsel doyuma dönüşür. İnsan, doğanın bir sahibi ya da tüketicisi değil; onun ayrılmaz bir parçası olduğunu kavradığı an, hem cebini hem dünyayı kemiren o doyumsuz tüketim çarkından çıkar.

Belki günlük koşuşturmanın arasında durup bir beş dakika gökyüzünü izlemek ya da kaldırımların arasındaki bir ağacın yapraklarını incelemek bile düşündüğümüzden çok daha büyük bir etkiye sahiptir!

Kaynakça

Wilson, E. O. (1984): Biophilia – Harvard University Press.

Louv, R. (2005): Last Child in the Woods: Saving Our Children From Nature-Deficit Disorder – Algonquin Books. 

Kasser, T. (2002): The High Price of Materialism – MIT Press. 

Journal of Environmental Psychology: Restorative Qualities of Nature: How Ecological Exposure Reduces Materialistic Consumption and Loneliness (2019).

UNEP (United Nations Environment Programme): Global Environment Outlook – Human Wellbeing and Planetary Health Report. 

visamaestromastercardtroy