Günümüz dünyasında kendimizi kötü hissettiğimizde, tükendiğimizde ya da yoğun bir haftanın ardından strese girdiğimizde karşımıza çıkan ilk tavsiye genellikle aynı oluyor: "Biraz self-care yapmalısın."
Son dönemlerde kafamızı nereye çevirsek insanın sürekli kendi bedenine, zihnine ve ruhuna yatırım yapması gerektiğini vaat eden ve öğütleyen iyileşme söylemi var. Ancak başlangıçta bireyin kendi sınırlarını koruması, dinlenmesi ve zihinsel sağlığına özen göstermesi anlamına gelen bu masum kavram; modern pazarlamanın maharetli ellerinde şekil değiştirerek yepyeni bir tüketim alanı yarattı.
Peki, bizi iyileştirmesi, rahatlatması ve hafifletmesi gereken self-care (öz-bakım); 10 adımlı rutinler, satın alınması zorunlu kılınan ürünler ve sürekli daha iyi bir versiyonuna ulaşma baskısıyla daha da çok yoran yeni bir görev listesine mi dönüştü?
Self-Care’in Değişen Anlamı
Self-care kavramı günümüzdeki gibi lüks mumlar, spa seansları ve pahalı cilt bakım serumlarıyla anılmadan önce oldukça radikal ve politik bir geçmişe sahipti.
1960’lar ve 70’lerde ABD’deki Sivil Haklar Hareketi ve özellikle Black Panther (Siyah Panterler) aktivistleri için self-care; ırkçılık, baskı ve sistemik şiddet karşısında yıpranan bedenlerin ve zihinlerin hayatta kalma yöntemiydi. Feminist yazar Audre Lorde’un 1988 yılında yazdığı o meşhur ifade tam da bu duruşu özetliyordu: "Kendine bakım yapmak bir kendini şımartma eylemi değildir; o bir kendini koruma eylemidir ve bu da politik bir savaştır."
Ancak pazarlama mekanizmaları, bu politik ve özgürleştirici kavramı bünyesine alarak içini boşaltmaya başladı ve bireyin sisteme karşı kendini koruma aracı olan self-care; zamanla markaların ürün satmak için kullandığı, "Kendini seviyorsan bu kremi almalısın", "Yeterince iyi bakımı hak ediyorsun" temalı dev bir pazarlama stratejisine evrildi.
'Kendi Kendinin Projesi' Olmak
Modern felsefeci Byung-Chul Han’ın da belirttiği gibi, performans toplumunda yaşayan birey artık sadece dışsal güçler tarafından değil, kendi içsel arzuları ve mükemmellik arayışı üzerinden de baskı altındadır. Kendimizi geliştirmek, sürekli optimize etmek ve en sağlıklı halimize ulaşmak zorunda hissettiğimiz bir öz-gelişim çılgınlığının ortasındayız.
Bu durum, self-care uygulamalarını bir dinlenme alanından çıkarıp performansa dayalı bir göreve dönüştürüyor. Sabah 5’te kalkıp yapılan yogalar, besin takviyesi kombinasyonları, 10 aşamalı cilt bakım rutinleri, detoks içecekler, yasaklı yiyecekler… Kendimize vakit ayırmak ve iyi gelmek için kurguladığımız bu rutinler, amacının aksine, yapılmadığında suçluluk ya da başarısızlık hissi yaratan yeni bir sorumluluk yükü haline geliyor.
Tüketim odaklı bu öz-bakım söylemi, bize örtülü olarak “Henüz yeterince iyi hissetmiyorsun çünkü doğru serumu kullanmadın ya da doğru masaj aletine sahip değilsin” mesajını veriyor. İyi olma hali, adeta sürekli satın alınması gereken bir meta olarak konumlanıyor. Böylece toplumsal ve sistemsel sorunların yarattığı stresi kaynağından çözmek yerine fatura tamamen bireyin omuzlarına yükleniyor. Köpük banyosu ya da nefes egzersizi yaparak çözmeye çalıştığımız sorunların toplumsal kaynağı görünmez kılınıyor.
Gerçek Self-Care Ne?
Bizi iyileştirirken yoran bu tüketim döngüsünden çıkmak, kendimizle ve ihtiyaçlarımızla kurduğumuz bağı yeniden sorgulamakla mümkün. Gerçek ve sürdürülebilir bir öz-bakım; aslında satın aldığımız eşyaların çokluğuyla değil, kendimize tanıdığımız alanın derinliğiyle ölçülüyor.
Peki gerçek self-care neye benziyor? Bizce en radikal öz-bakım eylemlerinden biri, enerjimizi emen ilişkilere, kapasitemizi aşan iş yüklerine ve istemediğimiz sosyal beklentilere hayır diyebilmek. Sınır koymak satın alınamayan ama zihni en çok hafifleten ve rahatlatan adım. Üretken olmak zorunda hissetmeden, bir şeyleri mükemmelleştirmeye çalışmadan sadece durmak ve var olmak, zihnin hiçbir uyarıcıya maruz kalmadan dinlenmesine izin vermek, gün ışığı almak, yeterli ve kaliteli uyku, hareket etmek, dengeli beslenmek… En önemlisi de dijital mecralarda dayatılan mükemmel yaşam ve bakım standartlarının birer pazarlama kurgusu olduğunu fark etmek ve eldeki imkanlarla, bize yeten bir yaşam ritmi kurabilmek.
Şımartılmaya Değil, Dinlenmeye İhtiyacımız Var
Özet olarak; şımartılmaya değil, dinlenmeye ihtiyacımız var. Self-care; kendimizi dış dünyadan izole edip sürekli nesneler üzerinden şımarttığımız bir tüketim seansı olmak zorunda değil. Bu kavramı kendimize gösterdiğimiz şefkat, koyabildiğimiz sınırlar ve performans baskısından sıyrılıp dinlenmeye izin verdiğimiz anlarla yeniden tanımlamak mümkün.
Her zaman savunduğumuz gibi burada da biraz sorgulamanın ve içe dönmenin yararlı olacağını düşünüyoruz. “Bu rutini gerçekten zihnimi ve bedenimi beslediği için mi yapıyorum, yoksa iyi olmak zorunda hissettiğim bir sorumluluğu mu yerine getiriyorum?” Yanıtı bulduğumuzda, iyileşirken yorulmayı bırakıp gerçekten nefes almaya başlayabiliriz.
Kaynakça
Lorde, A. (1988): A Burst of Light: and Other Essays – Firebrand Books.
Han, B. C. (2015): Yorgunluk Toplumu (Müdigkeitsgesellschaft) – Ketebe Yayınları.
Journal of Consumer Culture: The Commodification of Self-Care: From Radical Politics to Neoliberal Wellness Culture (2020).
Cederström, C., & Spicer, A. (2015): The Wellness Syndrome – Polity Press.
Harvard Business Review: When Self-Care Becomes Another Item on Your To-Do List (2022).