Sessizlik Bir Doğa Hakkı Mıdır?

Sessizlik Bir Doğa Hakkı Mıdır?

En son ne zaman hiçbir insan yapımı sesin sızmadığı, tamamen doğanın kendi ritmine teslim olmuş bir sessizlik halini deneyimlediniz? Şehirlerin hiç uyumayan ritmi, okyanusları yaran kargo gemilerinin uğultusu ve gökyüzünü kesen uçakların ağır motor seslerinin arasında dünya, tarihinin en gürültülü çağını yaşıyor. Görünmediği, kokmadığı, derimizde hissedilmediği için çoğumuzun gözden kaçırdığı bu kriz, aslında biyoçeşitliliği ve zihinsel dengemizi içten içe kemiriyor. İnsanoğlu sesini yükselttikçe doğa kendi sesini ve dengesini kaybediyor. 

Peki, sürekli bir gürültü kalkanı altında yaşatılan bir dünyada sessizlik; sadece şehir stresinden kaçmak için aradığımız lüks bir konfor mudur, yoksa tüm canlıların yaşam hakkı olan hayati bir doğa kaynağı mı? Hadi gelin, bu hafta bu soruya bir cevap arayalım.

Doğanın Görünmez İletişim Ağı

Durup doğayı dinlediğimizde duyduğumuz şey basit bir arka plan gürültüsü değil aslında, bir adı bile var: Biyofoni, yani belirli bir habitatta yaşayan tüm canlı organizmaların ürettikleri ortak seslerin toplamı. Kuşların eş bulmak için çıkardığı melodi, cırcır böceklerinin ritmik sesleri, rüzgarın esme uğultusu ve nehirlerin şırıl şırıl akışı... Bu seslerin her biri, frekans spektrumunda kendi kanalına sahiptir. Tıpkı radyo frekansları gibi, her canlı türü evrimsel süreçte birbirine karışmayan özel bir frekansta iletişim kurmayı öğrenmiştir.

Ancak insanoğlunun yarattığı sesler, yani Antropofoni (bu da ekoloji sözlüğünde makineler, ulaşım, endüstriyel teknoloji, konuşmalar gibi insan kaynaklı seslerin toplamını ifade eder.)  bu hassas radyo frekanslarını adeta sesten ördüğü bir duvar gibi kapatır. Bir diğer deyişle bizler, şehirlerimizi büyütüp otobanlar inşa ederken, doğanın binlerce yılda kurduğu bu orkestranın üzerine devasa bir megafon tutmuş oluyoruz.

Okyanuslardaki Gürültü 

Beklediğimizin aksine, gürültü kirliliğinin en yıkıcı boyutlarından biri de okyanuslarda yaşanıyor. Çok şaşırtıcı değil mi?  Karada ses nispeten yavaş yayılırken, suyun altında ses havaya göre yaklaşık 4,5 kat daha hızlı ve çok daha uzak mesafelere seyahat eder. Birçok deniz canlısı için görüş mesafesi birkaç metreyle sınırlıdır; bu yüzden okyanustakiler dünyayı gözleriyle değil, kulaklarıyla görürler.

Balinaların Şifreleri: Mavi balinalar binlerce kilometre ötedeki türdaşlarıyla düşük frekanslı ses dalgaları aracılığıyla iletişim kurar. Ancak okyanusları arşınlayan devasa kargo gemilerinin motor gürültüleri, balinaların iletişim mesafesini %90 oranında daraltıyor. Eş bulamayan, yönünü kaybeden ve sürüsünden ayrılan balinalar için bu durum doğrudan bir hayatta kalma krizi.

Sonar Cihazları ve Karaya Vuran Canlılar: Askeri gemilerin kullandığı yüksek güçlü aktif sonarlar, deniz memelilerinde iç kulak kanamalarına ve yön kaybına yol açar. Sonar gürültüsünden kaçmak için hızla yüzeye çıkan balinaların, panik nedeniyle felç geçirdiği ve kitleler halinde karaya vurduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

Karada Durum Ne?

Karadaki durum da denizlerden farklı değil. Şehirlerin yayılması ve ulaşım ağlarının genişlemesiyle birlikte, yaban hayatı sürekli bir gürültü kalkanı altında yaşamaya zorlanıyor.

Şarkısını Değiştiren Kuşlar: Araştırmalar, şehir merkezlerine ve otoyollara yakın yaşayan bülbüllerin ve narbülbüllerinin, insan gürültüsünü bastırabilmek için daha yüksek frekansta ve daha yüksek sesle ötmeye başladığını gösteriyor. Ancak bu durum, kuşların çok daha fazla enerji harcamasına ve ses kalitelerinin düşmesi nedeniyle eş bulma şanslarının azalmasına yol açıyor.

Av ve Avcı Dengesinin Bozulması: Bir baykuş, gece karanlığında çimlerin arasındaki bir farenin tıkırtısını duyarak avlanır. Bir karaca ise çalıların arasından yaklaşan yırtıcının ayak sesini dinleyerek kaçar. Şehir gürültüsü bu hassas işitme dengesini yok ettiğinde, avcılar aç kalır, avlar ise sürekli aşırı stres ve alarm durumunda yaşamak zorunda kalır.

İnsan Bedeninde Sessizliğin Ekolojik İhtiyacı

Sessizlik krizinin tek kurbanı yaban hayatı değil. Biyolojik olarak hala doğanın bir parçası olan insan vücudu da sürekli gürültüyü bir tehdit olarak algılar.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), gürültü kirliliğini hava kirliliğinden sonra insan sağlığını tehdit eden en büyük ikinci çevresel faktör olarak tanımlamaktadır. Şehirde arka planda hiç durmayan trafik sesi, korna veya inşaat tıkırtıları; bilincimiz algılamasa bile beynimizdeki amigdala bölgesini tetikler. Vücut sürekli olarak kortizol ve adrenalin (stres hormonları) salgılar. Bu durum uzun vadede kronik uyku bozukluklarına, kalp-damar hastalıklarına ve odaklanma yetisinin kaybına yol açar.

Bir diğer deyişle sessizlik, insan beyni için lüks sayacağımız bir mola olmaktan çok nörolojik olarak hücrelerin kendini yenilediği, stres seviyesinin düştüğü hayati bir iyileşme alanıdır aslında.

Sessizliği Yeniden Kazanmak

Doğadaki ve hayatımızdaki bu görünmez kirliliği azaltmak aslında sandığımız kadar zor değil. Çözüm sesin gücünü fark etmekten geçiyor.

Tıpkı milli parklar ve sit alanları gibi, ses kirliliğinden arındırılmış sessizlik parkları ve akustik koruma bölgeleri oluşturmak; motor seslerinden arınmak için elektrikli araçlara geçiş yapmak; otoyol kenarlarına ses bariyerleri kurulması; okyanusta seyreden kargo gemilerinin pervane tasarımlarının ses izolasyonlu hale getirilmesi gibi adımlar biyoçeşitliliğe nefes aldırabilir.

Kişisel ses ayak izimizi azaltmak için de yapabileceğimiz şeyler var. Şehir hayatı içinde gereksiz korna çalmamak, doğadayken hoparlörden yüksek sesle müzik dinlemek yerine doğanın kendi sesine kulak vermek ve evimizde sessiz zamanlar yaratmak bunlardan bazıları. Kendimize sessiz alanlar yaratmak sadece çevredeki ses kirliliğine değil, stres seviyemize de olumlu etkiler bırakacak.

Son söz olarak söyleyelim: Gezegeni korumak sadece toprağı ve suyu temiz tutmak değil, tüm canlıların kendi frekansında özgürce var olabileceği alanları doğaya geri iade etmek anlamına geliyor. Bu alanların içinde ilk bakışta aklımıza gelmeyecek birçok alan var, ses de onlardan biri.

visamaestromastercardtroy