Ramazan geldiğinde sadece mutfaklarımıza değil, çocukluğumuza da bir kapı açılır. O ilk orucun heyecanı, anneannelerimizin elinden çıkan, tadı başka hiçbir yerde bulunmayan o domatesli şehriye çorbası ya da iftar sofrasının tam ortasında parlayan o mis gibi kokan sebze yemeği… Hiç düşündünüz mü, o yemeklerin tadı neden hafızamızda bu kadar silinmez bir yer kaplıyor? Belki de sır sadece tarifte değil, o yemeğin ruhunda, yani toprağında saklıdır.
Bugün sofralarımızda birer misafir ağırlıyoruz. Ama bu misafirler sadece yan komşumuz ya da akrabalarımız değil; binlerce yıldır bu topraklarda elden ele, kuşaktan kuşağa aktarılan yerel tohumlar. Ramazan, özünde bir emanet ayıdır; peki biz bu toprağın en kadim emanetlerine, ata tohumlarımıza ne kadar sahip çıkıyoruz?
Sürdürülebilirlik dediğimizde çoğumuzun aklına geri dönüşüm kutuları gelse de aslında en büyük sürdürülebilirlik hikayesi bir avuç tohumun içinde gizli. Ata tohumları, yani yerel tohumlar, binlerce yıldır Anadolu’nun güneşine, yağmuruna, hatta kuraklığına alışmış, bu coğrafyaya uyum sağlamış kahramanlardır. Onlar dışarıdan müdahaleye, kimyasal gübreye ya da aşırı sulamaya ihtiyaç duymadan doğanın kendi ritmiyle büyürler.
Bugün market raflarında gördüğümüz, hepsi birbirine benzeyen, kusursuz ama lezzeti yokmuş gibi hissettiren o meyve-sebzelerin çoğu maalesef tek kullanımlık hibrit tohumlardan geliyor. Yani her yıl yeniden satın alınması gereken, doğayla değil laboratuvarla bağ kuran bir sistem. Oysa ata tohumunda çiftçi kendi tohumunu ayırıp bir sonraki yıla saklar, yani yaşam kesintisiz devam eder. İşte gerçek sürdürülebilirlik bu döngüyü bozmamakta yatıyor.
Ramazanı bir hafıza tazeleme ayı olarak görebiliriz. Paylaşmak sadece tabağımızdaki yemeği bölüşmek değil; bir geleneği, bir lezzeti ve o lezzeti veren tohumu geleceğe taşımaktır. Yerel üreticiden, mahalle pazarından alışveriş yaptığımızda sadece taze sebze almıyoruz; o toprağın hikayesinin devam etmesine sponsor oluyoruz.
Şu an dünyadaki bitkisel çeşitliliğin %75’ini son 100 yılda kaybettik (FAO, 2023). Bu aynı zamanda gıda güvenliğimizin de sarsılması demek. İklim krizi kapıdayken, değişen hava koşullarına en dayanıklı olanlar yine o kadim yerel tohumlar olacak. Onlar bu toprakların hafızası. Onları soframıza konuk etmek, aslında geleceğimizi sağlama almak demek.
"Peki ne yapabiliriz?" dediğinizi duyar gibiyiz. Herkesin bahçesine domates ekmesini beklemiyoruz (gerçi balkonunuzdaki bir saksıda o meşhur Çanakkale domatesini yetiştirmenin keyfi bambaşka olabilir!). Ama seçimlerimizle çok şeyi değiştirebiliriz:
Emaneti korumak, sadece manevi bir görev değil; aynı zamanda çocuklarımıza gerçek bir domates kokusunu bırakabilme borcumuzdur. Sofranızın bereketi, tohumunuzun özgürlüğü bol olsun.
Kaynakça