Bembeyaz rüzgar türbinleri, okyanusta yüzen kaplumbağalar, plastik atık kutuları veya çatısına güneş paneli kurulmuş modern fabrikalar. Sürdürülebilirlik meselesi çoğu yerde çevre ve teknoloji parantezinde ele alınıyor ancak büyük resmin çok çok önemli bir parçası var: İnsan.
Dünyanın en ileri teknolojisiyle çalışan, karbon ayak izini sıfırlamış bir tekstil fabrikası düşünün. O fabrikanın içinde işçiler güvencesiz çalıştırılıyor ve ayrımcılığa uğruyorsa, o fabrikanın bütünsel olarak sürdürülebilir olduğundan bahsedebilir miyiz? İşte bu noktada, sürdürülebilirliğin toplumsal boyutu devreye giriyor. Çevresel sürdürülebilirlik bize gezegeni nasıl koruyacağımızı söylerken, toplumsal (sosyal) sürdürülebilirlik ise koruduğumuz gezegende nasıl insan kalacağımızı ve birlikte nasıl adilce yaşayacağımızı gösteriyor. Gelin, adilce yaşamanın sürdürülebilirlikle alakasını, toplumsal sürdürülebilirliğin 5 temel sütunu üzerinden inceleyelim.
Toplumsal sürdürülebilirliğin kalbi, tam olarak her bireyin kendi renkleriyle, kimliğiyle ve varlığıyla toplumda güvenle nefes alabilmesidir. Bu da aslında ırk, cinsiyet, cinsel yönelim, inanç veya dil gözetmeksizin herkesin eşit kabul edildiği ve dolayısıyla eşit haklara sahip olduğu; bizi birbirimizden farklı kılan ve bu sayede dünyayı bu kadar zengin bir yer haline getiren özelliklerimiz nedeniyle temel haklarımızdan mahrum kalmadığımız, tehdit altında hissetmediğimiz bir dünya demektir.
Peki sürdürülebilirlikle ne alakası var? Aslında çok basit. Farklılıkların birer tehdit olarak görüldüğü, insanların sürekli ötekileştirildiği ve incitildiği bir toplumda sosyal barışın sağlanması gerçekten çok zor. İç huzurunu ve adalet duygusunu kaybetmiş bir toplumun da, iklim krizi gibi devasa küresel sorunlara karşı ortak bir mücadele yürütmesi operasyonel olarak imkansızdır.
Sürdürülebilirlik, sadece lüks organik marketlerden alışveriş yapabilen, termosunu ve bez çantasını yanından eksik etmeyen ayrıcalıklı bir azınlığın yaşam tarzı trendi olarak kalırsa hiçbir zaman amacına ulaşamaz. Sosyal adalet; eğitime, sağlığa, temiz suya ve hukuka erişimde herkesin eşit şansa sahip olmasıdır. Ancak bu eşit şans ortamı sağlandığında iklim krizi hepimizin derdi haline kolayca gelebilir. İnsan doğası gereği sorunları önceliklendirme eğiliminde. Temiz su ya da sağlık hizmeti gibi yaşamsal ihtiyaçlarımıza ulaşmak bir sorun haline geldiğinde iklim krizi gibi çıktılarını anlık olarak göremediğimiz sorunları çözmek için kaynak harcamayız.
Fırsat eşitliğinin olmadığı yerde kutuplaşma büyür; kutuplaşmanın olduğu yerde ise hiçbir sistem kalıcı olamaz.
İş dünyasının sürdürülebilirlik raporlarında en çok göz boyadığı, vitrinin arkasına sakladığı alan tam olarak burası. Bir ürünün tarladan depoya, depodan kapımıza gelene kadarki tüm tedarik zincirinde çalışan her bir insanın; insani çalışma saatlerine, güvenli iş koşullarına ve emeğinin karşılığı olan adil bir ücrete sahip olması şarttır.
Sürdürülebilirlikle ne alakası var? Sürdürülebilir, doğa dostu kumaşlardan kıyafetler üretip arka planda merdiven altı atölyelerde insan emeğini sömüren ya da çocuk işçi çalıştıran bir iş modeli yeşil aklamadan başka bir şey değildir. İnsana değer vermeyen bir ekonomi, doğayı da sadece sömürülecek bir kaynak olarak görür.
Modern dünyanın getirdiği kullan-at çılgınlığı ve aşırı hız, sadece doğal kaynakları tüketmiyor; kuşaklararası bilgi aktarımını, yerel zanaatları ve köklü kültürleri de yok ediyor. Eski tamir etme kültürü, bir kıyafeti ya da eşyayı canı çıkana kadar kullanma, kullanım ömrü bitince başka bir şeye dönüştürme felsefesi aslında anneannelerimizin evindeki temel toplumsal sürdürülebilirlik pratikleriydi.
Kültürel köklerini, zanaatını ve ortak hafızasını kaybeden bir toplum, geçmişin bilgeliğinden kopar. Yerel üretimi ve zanaatkarı korumak, bizi küresel lojistik krizlerine karşı dirençli kılarken, tüketim çılgınlığına karşı da en güçlü kültürel kalkanı oluşturur.
Bu kavram, insanlar arasındaki görünmez güven ilişkisini ve dayanışma kültürünü ifade eder. Herhangi bir afet, ekonomik sarsıntı veya iklim krizine bağlı kuraklık anında, bir topluluğun ne kadar hızlı organize olabildiği, birbirine nasıl kenetlendiği ve yaralarını nasıl sardığı ile ölçülür.
Bireyciliğin tavan yaptığı, komşunun komşuya güvenmediği bir toplum kriz anında un ufak olur. Sosyal sermayesi güçlü olan, sivil toplumu ve dayanışma ağları tıkır tıkır işleyen topluluklar ise en zorlu fırtınalardan bile sağ çıkabilir. Şubat depreminden sonra olanları gözlemleyerek bir fikir sahibi olabiliriz.
Dünyayı gerçekten kurtarmak istiyorsak, sadece toprağı yeşillendirmekle kalmamalı; insanın insana, insanın topluma olan sorumluluk bağlarını da yeniden yeşertmeliyiz.