Çocukken yaz gecelerinde balkonlara serilen yatakları ya da köye gidildiğinde kafayı yukarı kaldırdığınızda gördüğünüz o sonsuz, simli boşluğu hatırlıyor musunuz? Samanyolu’nun o puslu, devasa nehri sanki elimizi uzatsak dokunacakmışız gibi dururdu. Bugün ise şehirde kafamızı kaldırdığımızda gördüğümüz şey genellikle turuncumsu, gri bir sis bulutu ve belki de inatçı birkaç yıldız. Sanki birileri gökyüzünün perdesini kapatmış da bizi sadece kendi yarattığımız yapay ışıklarla baş başa bırakmış gibi.
Peki, o milyarlarca yıldız nereye gitti? Aslında hiçbir yere gitmediler, hâlâ oradalar. Sadece biz onları kendi yarattığımız ışık hüzmeleriyle boğuyoruz.
Sürdürülebilirlik dediğimizde aklımıza hemen plastik atıklar veya karbon ayak izi geliyor ama aslında karanlık da korunması gereken, nesli tükenmekte olan bir doğal kaynak. Bugün dünya nüfusunun %80'inden fazlası ışık kirliliği altında yaşıyor. Hatta öyle bir noktadayız ki, Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşayan her üç kişiden biri, kendi galaksisi olan Samanyolu’nu hayatı boyunca hiç göremiyor (Falchi et al., 2016).
Işık kirliliği, sadece gökyüzünü izleme keyfimizi elimizden alan estetik bir sorun değil. Yanlış yere yönlendirilmiş, gereğinden fazla ve zamansız kullanılan her ışık kaynağı; ekosistemin ritmini bozan bir gürültü gibi. Üstelik bu gürültü sadece dışarıda değil, zihnimizin içinde de yankılanıyor.
Milyonlarca yıldır canlılar, güneşin doğuşu ve batışıyla senkronize bir biyolojik saate göre yaşıyor. Biz buna "sirkadiyen ritim" diyoruz. Ancak geceleri her yeri stadyum gibi aydınlattığımızda, doğanın bu kadim saati bozuluyor. Bizim için bu sadece "uykum kaçtı” demekten çok daha öte bir anlama geliyor.
Gece maruz kaldığımız o parlak, soğuk ışıklar vücudumuzun uyumamıza yardımcı olan, aynı zamanda stres seviyemizi dengeleyen ve hücrelerimizi yenileyen melatonin hormonunu salgılamasını engelliyor. Araştırmalar, yapay ışığa aşırı maruz kalmanın anksiyete, depresyon ve uyku bozukluklarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu gösteriyor (Chepesiuk, 2009). Karanlığın içindeki o sessizliği kaybettiğimizden beri, zihnimiz sürekli tetikte kalmaya programlanmış gibi. Gökyüzündeki sonsuzluğa bakıp kendi dertlerimizin ne kadar küçük olduğunu fark ettiğimiz o hayret duygusu, yerini ekranların ve sokak lambalarının yarattığı daralmış bir algıya bıraktı. Yıldızlara bakamamak, aslında bir bakıma ruhsal olarak nefes alamamak demek.
Doğa da bu yapay gündüzden payını alıyor. Örneğin göçmen kuşlar... Birçoğu gece yolculuk ederken yıldızların konumundan faydalanıyor. Ama şehirlerin o devasa ışık hüzmeleri kafalarını karıştırıyor. Yollarını şaşırıyorlar ya da o parlak kulelere çarparak enerjilerini tüketiyorlar. Sadece kuşlar da değil; deniz kaplumbağası yavruları, yumurtadan çıktıktan sonra denizin üzerindeki ay ışığı yansımasını takip ederek suya ulaşırlar. Şehir ışıkları ay ışığından daha parlak olduğunda, minik yavrular tam tersi yöne, karaya doğru yürümeye başlıyorlar.
Bu noktada çözüm "hadi hepimiz karanlıkta oturalım" demek değil elbette. Işığı düşman ilan etmiyoruz; sadece onu daha akıllıca, daha zarif kullanmaktan bahsediyoruz. Güvenliğimiz için ışığa ihtiyacımız var ama aslına bakarsak gökyüzünü aydınlatmanın bize sağladığı bir güvenlik de yok.
Işık kirliliğiyle mücadele etmek aslında çok ekonomik ve keyifli bir süreç olabilir. Örneğin, sadece gökyüzüne kaçan ışığı engelleyen siperlikli lambalar kullanmak, harcanan enerjinin %30 ile %50 arasında tasarruf edilmesini sağlayabilir. Bu, hem belediyelerin hem de bizim bireysel bütçemizin nefes alması demek. Üstelik daha sıcak tonda, kehribar rengi ışıklar seçmek sadece böcekleri ve kuşları korumakla kalmaz; mahallemize o eski, sıcak ve huzurlu havayı geri getirir. Akşamları evde daha loş, sıcak ışıklara geçmek zihnimize artık dinlenebilirsin mesajını gönderir.
Bazen en büyük değişim, sadece bir düğmeyi kapatmak kadar basittir. Bahçe ışıklarını bir sensöre bağlamak, perdeleri gece sıkıca kapatarak içerideki ışığın dışarı sızmasını engellemek veya sadece ihtiyacımız olmayan lambayı söndürmek... Bunlar küçük adımlar gibi görünebilir ama milyonlarca insan bunu yaptığında, gökyüzünün perdesi yeniden aralanmaya başlar.
Yıldızları yeniden görmek, aslında kendimizi o devasa evrenin bir parçası olarak yeniden hissetmek ve zihnimizdeki o bitmek bilmeyen "yapılacaklar listesi" gürültüsünü susturmak demek. Belki de bu gece balkon ışığını kapatıp kafayı yukarı kaldırdığımızda, bize göz kırpan o tek tük yıldızlara bir teşekkür borçluyuzdur. Karanlığın içinde saklı olan o derin huzuru keşfetmek için hala geç değil.
Kaynakça