Son birkaç yıldır haberlerde sık sık benzer görüntüler görüyoruz; boş bir tarla, yol kenarı ya da ekili bir arazinin ortasında bir anda açılmış, metrelerce derinliğinde bir çukur. Adı tanıdık artık: obruk.
2026’nın en iyi başlangıcı ise kendimize şunu söylemek olabilir: Bu yıl dünyayı kurtarmıyoruz ama bir şeyi daha iyi yapıyoruz!
Bu bir umursamazlık durumu ya da kaçış değil. Hepimizin zaman zaman hissettiği bu durumun bir adı var: Eco-Fatigue. Türkçeye Sürdürülebilirlik Yorgunluğu ya da Ekolojik Yorgunluk olarak çevirebiliriz.
Yani belki de mesele daha çok hediye almak değil; daha anlamlı, daha üzerine düşünülmüş hediyeler almaktır. O zaman gelin, hem mutlu eden hem atığı azaltan her anlamda sürdürülebilir 10 harika öneriye bakalım.
Yılbaşı süsleri gerçekten gerekli mi? Onlarsız olur mu? Ve en önemlisi: Atıksız, uzun ömürlü ve yaratıcı bir yeni yıl atmosferi nasıl kurulur?
Green Friday, yani Yeşil Cuma. ABD’den topraklarımıza ulaşan Kara Cuma’nın yeşille yıkanmış versiyonu mu, yoksa tüketim çılgınlığına karşı koyduğumuz bir tavır mı?
Bugünkü konumuz davranış bilimleriyle alışveriş eylemi arasında kurulan o görünmez köprü olacak. Kasım’ın %80’e varan indirimlerinde aldığımız ama Aralık’ta kullanmadığımız ürünlerin psikolojisine, bilimsel temellerine ve sürdürülebilirlik tarafındaki yankılarına hadi gelin bir göz atalım.
Kasım geldiğinde alışveriş yapmamak neredeyse imkânsız hale geliyor. Ama şunu düşünelim; Kasım indirimleri, gerçekten sadece tüketim ayı mı, yoksa bilinçli seçimler yaparsak sürdürülebilirliğe katkı sağlayabileceğimiz bir fırsat mı?
Kabul edelim; hepimiz büyük indirim duyurularından etkileniyoruz ve bir daha gelmeyecek bir fırsatı yakalama isteğiyle sepetimizi dolduruyoruz. Peki o paketi açtıktan 48 saat sonra ne oluyor? Çoğu zaman alışıyoruz. Psikolojide buna Hazza Uyum (hedonic adaptation) deniyor.
1 Kasım Dünya Vegan Günü kutlu olsun! Bu vesileyle bu haftaki blogumuzda “derisiz moda” hakkında biraz konuşmak ve alternatifleri incelemek istedik. Alternatif ham maddelerle üretilen çeşitli derileri daha önce mutlaka duymuşsunuzdur ama hadi dürüst olalım: çoğumuzun zihninde “vegan deri” hâlâ biraz tuhaf bir kavram.
“Büyük şirketler ve milyarderler bunun için hiçbir şey yapmazken neden tüm sorumluluk benim omuzlarıma yükleniyor?” diye düşünebiliriz. Ama işin gerçeği şu: Bireysel çaba, sadece su tasarrufu ya da günlük atık miktarını azaltmakla sınırlı değil; tüketici davranışları, ekonominin ve politikanın yönünü belirleyen görünmez bir pusula görevi görüyor.
Satın aldığımız gıdaların etiketine bakıyoruz, son kullanma tarihini kontrol ediyoruz, içinde katkı maddesi var mı diye inceliyoruz. Ama çoğumuzun aklına gelmeyen bir şey var: Ambalajın kendisi. Yani o güzel tasarlanmış kutular, plastik kaplar, kâğıt bardaklar, metal tenekeler… Yakın zamanda Food Packaging Forum (FPF) adlı bağımsız araştırma kuruluşunun yayımladığı bir çalışma, hepimizi ilgilendiren bir tablo çizdi. Bilim insanları, gıdayla temas eden malzemelerde (kısaca “food contact materials” ya da FCM) kullanılan 3.601 kimyasalın insan vücudunda tespit edildiğini açıkladı.
Amazon yağmur ormanları yeryüzündeki yaşamın en renkli, en karmaşık sahnelerinden biri. Milyonlarca yıldır sayısız türün birbirine dokunduğu, renklerin, seslerin ve hareketin hiç eksik olmadığı bir ekosistem. Ancak son yıllarda bu renkli dünyanın paleti yavaş yavaş soluyor. Yakın zamanda yapılan bilimsel bir araştırma Amazon’daki kelebeklerin kanat renklerinde belirgin bir azalma olduğunu ortaya koyuyor. Neden mi?
Geçtiğimiz gün aramızdan ayrılan Jane Goodall yalnızca bir primatolog, bir çevreci ya da bir akademisyen değildi. O, doğayla kurduğumuz ilişkiye bambaşka bir gözle bakmamızı sağlayan, milyonlarca insana ilham veren ve belki de gezegenin geleceğini kurtarmak için yola çıkmış en tutkulu seslerden biriydi. Gel, Jane Goodall’un bir çocuğun doğa merakıyla başlayıp bir ömür boyu süren evrensel bir savunuculuğa dönüşen hikâyesine birlikte bakalım.
Bir mağazada geziyorsun, eline yumuşacık bir nevresim takımı alıyorsun. Etikette kocaman puntolarla “%100 Bambu” yazıyor. O an zihninde hemen bir tablo canlanıyor. Tropik ormanlarda yemyeşil bambu kamışları, doğanın mucizevi gücü, sağlıklı ve çevre dostu bir seçim! Üstelik satıcı da ekliyor: “Bambu doğal antibakteriyeldir, terletmez.” Yani tam bir vicdan rahatlatan alışveriş deneyimi gibi görünüyor. Seni üzecek bir haberimiz var. “%100 Bambu” etiketiyle satılan çoğu kumaş, düşündüğümüz anlamda bambu değil. Çünkü bambu, pamuk gibi yumuşak bir bitki değil. Aksine, odunsu gövdesiyle bir ağaç kadar sert ve dayanıklı. Dolayısıyla o sert gövdeden elimizde tuttuğumuz incecik, kaygan, pamuksu kumaşı elde etmek için doğrudan “lifleri çıkartıp iplik yapmak” mümkün değil. İşte burada devreye giren şey, tekstil endüstrisinin yıllardır kullandığı kimyasal bir yöntem: Viskoz/rayon üretimi.
Son yıllarda hepimizin gözü önünde ormanlar birer birer yok oluyor, yok ediliyor. Devasa çukurlar, susuz kalan dereler, tozu dumanı eksik olmayan köyler kalıyor geriye. Bundan yaklaşık elli yıl önce, Hindistan’ın Himalaya köylerinde de benzer bir hikâye yaşandı. İnsanlar ağaçsız bir hayatın ne anlama geldiğini acı bir şekilde görmeye başladılar. Ama umutsuzluğa kapılmadılar. Onlar için orman yaşamın ta kendisiydi. Ve onu korumak için hiç beklenmedik bir yol seçtiler. Ağaçlara sarıldılar. Chipko adındaki bu hareket zamanla tüm dünyada çevre mücadelesinin sembolü hâline geldi.
İklim krizine karşı en çok dillendirilen “kurtarıcı planlardan” biri, fazla karbondioksiti yakalayıp yerin derinliklerindeki kaya katmanlarına gömmekti. Fabrikaların, enerji santrallerinin ve hatta atmosferden doğrudan çekilen CO₂’nin gözenekli kaya tabakalarının arasına pompalanması ve orada binlerce yıl kalması kâğıt üzerinde harika görünüyordu. Yayınlanan yeni bir araştırma ise bu “yer altı sandığı” fikrinin düşündüğümüz kadar sınırsız olmadığını gösteriyor.
“Daha sürdürülebilir bir hayat nasıl olur?” sorusu son yıllarda çoğumuzun zihnini meşgul ediyor. İşte bu soruya cevap bulmak için dünyadaki bazı şehirler adeta laboratuvar gibi çalışıyor. Kendi yaşam biçimlerini yeniden kurgulayıp doğayla uyumlu, insanı merkeze alan, geleceğe umut veren adımlar atıyorlar. Gel, bu şehirlerdeki uygulamalara biraz yakından bakalım.
UNESCO geçtiğimiz Temmuz ayında çok önemli bir rapor yayımladı. Raporun başlığı “Akdeniz’deki Dünya Mirası Şehirlerinde İklim Değişikliği”. İlk kez bu kadar kapsamlı bir şekilde, bölgedeki tarihî şehirlerin iklim krizinden nasıl etkilendiği masaya yatırıldı. Raporda 114 şehir incelendi. Bunların arasında hepimizin bildiği Venedik, Dubrovnik, Atina gibi kentler var ama tabii ki Türkiye de bu listenin önemli bir parçası.
Yeni bir araştırmaya göre, mikroplastikler fotosentezi %7 ila %12 oranında azaltabiliyor. İlk bakışta bu oran küçük görünebilir. Ama unutmayın, fotosentez tüm yaşamın kalbi. Bitkilerin güneş ışığını alıp enerjiye dönüştürmesi yavaşladığında, zincirleme bir etki başlıyor. Tarlalar daha az ürün veriyor, çiftçiler daha az hasat yapıyor, sofralara daha az gıda geliyor.