Green Friday, yani Yeşil Cuma. ABD’den topraklarımıza ulaşan Kara Cuma’nın yeşille yıkanmış versiyonu mu, yoksa tüketim çılgınlığına karşı koyduğumuz bir tavır mı?
Bugünkü konumuz davranış bilimleriyle alışveriş eylemi arasında kurulan o görünmez köprü olacak. Kasım’ın %80’e varan indirimlerinde aldığımız ama Aralık’ta kullanmadığımız ürünlerin psikolojisine, bilimsel temellerine ve sürdürülebilirlik tarafındaki yankılarına hadi gelin bir göz atalım.
Kasım geldiğinde alışveriş yapmamak neredeyse imkânsız hale geliyor. Ama şunu düşünelim; Kasım indirimleri, gerçekten sadece tüketim ayı mı, yoksa bilinçli seçimler yaparsak sürdürülebilirliğe katkı sağlayabileceğimiz bir fırsat mı?
Kabul edelim; hepimiz büyük indirim duyurularından etkileniyoruz ve bir daha gelmeyecek bir fırsatı yakalama isteğiyle sepetimizi dolduruyoruz. Peki o paketi açtıktan 48 saat sonra ne oluyor? Çoğu zaman alışıyoruz. Psikolojide buna Hazza Uyum (hedonic adaptation) deniyor.
1 Kasım Dünya Vegan Günü kutlu olsun! Bu vesileyle bu haftaki blogumuzda “derisiz moda” hakkında biraz konuşmak ve alternatifleri incelemek istedik. Alternatif ham maddelerle üretilen çeşitli derileri daha önce mutlaka duymuşsunuzdur ama hadi dürüst olalım: çoğumuzun zihninde “vegan deri” hâlâ biraz tuhaf bir kavram.
“Büyük şirketler ve milyarderler bunun için hiçbir şey yapmazken neden tüm sorumluluk benim omuzlarıma yükleniyor?” diye düşünebiliriz. Ama işin gerçeği şu: Bireysel çaba, sadece su tasarrufu ya da günlük atık miktarını azaltmakla sınırlı değil; tüketici davranışları, ekonominin ve politikanın yönünü belirleyen görünmez bir pusula görevi görüyor.
Satın aldığımız gıdaların etiketine bakıyoruz, son kullanma tarihini kontrol ediyoruz, içinde katkı maddesi var mı diye inceliyoruz. Ama çoğumuzun aklına gelmeyen bir şey var: Ambalajın kendisi. Yani o güzel tasarlanmış kutular, plastik kaplar, kâğıt bardaklar, metal tenekeler… Yakın zamanda Food Packaging Forum (FPF) adlı bağımsız araştırma kuruluşunun yayımladığı bir çalışma, hepimizi ilgilendiren bir tablo çizdi. Bilim insanları, gıdayla temas eden malzemelerde (kısaca “food contact materials” ya da FCM) kullanılan 3.601 kimyasalın insan vücudunda tespit edildiğini açıkladı.
Amazon yağmur ormanları yeryüzündeki yaşamın en renkli, en karmaşık sahnelerinden biri. Milyonlarca yıldır sayısız türün birbirine dokunduğu, renklerin, seslerin ve hareketin hiç eksik olmadığı bir ekosistem. Ancak son yıllarda bu renkli dünyanın paleti yavaş yavaş soluyor. Yakın zamanda yapılan bilimsel bir araştırma Amazon’daki kelebeklerin kanat renklerinde belirgin bir azalma olduğunu ortaya koyuyor. Neden mi?
Geçtiğimiz gün aramızdan ayrılan Jane Goodall yalnızca bir primatolog, bir çevreci ya da bir akademisyen değildi. O, doğayla kurduğumuz ilişkiye bambaşka bir gözle bakmamızı sağlayan, milyonlarca insana ilham veren ve belki de gezegenin geleceğini kurtarmak için yola çıkmış en tutkulu seslerden biriydi. Gel, Jane Goodall’un bir çocuğun doğa merakıyla başlayıp bir ömür boyu süren evrensel bir savunuculuğa dönüşen hikâyesine birlikte bakalım.
Bir mağazada geziyorsun, eline yumuşacık bir nevresim takımı alıyorsun. Etikette kocaman puntolarla “%100 Bambu” yazıyor. O an zihninde hemen bir tablo canlanıyor. Tropik ormanlarda yemyeşil bambu kamışları, doğanın mucizevi gücü, sağlıklı ve çevre dostu bir seçim! Üstelik satıcı da ekliyor: “Bambu doğal antibakteriyeldir, terletmez.” Yani tam bir vicdan rahatlatan alışveriş deneyimi gibi görünüyor. Seni üzecek bir haberimiz var. “%100 Bambu” etiketiyle satılan çoğu kumaş, düşündüğümüz anlamda bambu değil. Çünkü bambu, pamuk gibi yumuşak bir bitki değil. Aksine, odunsu gövdesiyle bir ağaç kadar sert ve dayanıklı. Dolayısıyla o sert gövdeden elimizde tuttuğumuz incecik, kaygan, pamuksu kumaşı elde etmek için doğrudan “lifleri çıkartıp iplik yapmak” mümkün değil. İşte burada devreye giren şey, tekstil endüstrisinin yıllardır kullandığı kimyasal bir yöntem: Viskoz/rayon üretimi.
Son yıllarda hepimizin gözü önünde ormanlar birer birer yok oluyor, yok ediliyor. Devasa çukurlar, susuz kalan dereler, tozu dumanı eksik olmayan köyler kalıyor geriye. Bundan yaklaşık elli yıl önce, Hindistan’ın Himalaya köylerinde de benzer bir hikâye yaşandı. İnsanlar ağaçsız bir hayatın ne anlama geldiğini acı bir şekilde görmeye başladılar. Ama umutsuzluğa kapılmadılar. Onlar için orman yaşamın ta kendisiydi. Ve onu korumak için hiç beklenmedik bir yol seçtiler. Ağaçlara sarıldılar. Chipko adındaki bu hareket zamanla tüm dünyada çevre mücadelesinin sembolü hâline geldi.
İklim krizine karşı en çok dillendirilen “kurtarıcı planlardan” biri, fazla karbondioksiti yakalayıp yerin derinliklerindeki kaya katmanlarına gömmekti. Fabrikaların, enerji santrallerinin ve hatta atmosferden doğrudan çekilen CO₂’nin gözenekli kaya tabakalarının arasına pompalanması ve orada binlerce yıl kalması kâğıt üzerinde harika görünüyordu. Yayınlanan yeni bir araştırma ise bu “yer altı sandığı” fikrinin düşündüğümüz kadar sınırsız olmadığını gösteriyor.
“Daha sürdürülebilir bir hayat nasıl olur?” sorusu son yıllarda çoğumuzun zihnini meşgul ediyor. İşte bu soruya cevap bulmak için dünyadaki bazı şehirler adeta laboratuvar gibi çalışıyor. Kendi yaşam biçimlerini yeniden kurgulayıp doğayla uyumlu, insanı merkeze alan, geleceğe umut veren adımlar atıyorlar. Gel, bu şehirlerdeki uygulamalara biraz yakından bakalım.
UNESCO geçtiğimiz Temmuz ayında çok önemli bir rapor yayımladı. Raporun başlığı “Akdeniz’deki Dünya Mirası Şehirlerinde İklim Değişikliği”. İlk kez bu kadar kapsamlı bir şekilde, bölgedeki tarihî şehirlerin iklim krizinden nasıl etkilendiği masaya yatırıldı. Raporda 114 şehir incelendi. Bunların arasında hepimizin bildiği Venedik, Dubrovnik, Atina gibi kentler var ama tabii ki Türkiye de bu listenin önemli bir parçası.
Yeni bir araştırmaya göre, mikroplastikler fotosentezi %7 ila %12 oranında azaltabiliyor. İlk bakışta bu oran küçük görünebilir. Ama unutmayın, fotosentez tüm yaşamın kalbi. Bitkilerin güneş ışığını alıp enerjiye dönüştürmesi yavaşladığında, zincirleme bir etki başlıyor. Tarlalar daha az ürün veriyor, çiftçiler daha az hasat yapıyor, sofralara daha az gıda geliyor.
Gözünüzün önüne şöyle bir yer getirin: 11 bin kadar insanın yaşadığı, incecik mercan adacıkları. Sabah güneşi doğduğunda lagünün üstünde parlayan ışıklar, tuzlu esinti. Ama ufukta sessiz bir tehlike var: Burası Tuvalu ve bu küçük ada ülkesi, her geçen gün okyanusun içine biraz daha gömülüyor. Bilim insanları uyarıyor: 2050’ye gelindiğinde Tuvalu’nun büyük kısmı yüksek gelgitin altında kalacak. Yüzyıl sonunda ise ülkenin %90’ının tamamen sulara gömülmesi bekleniyor. Yani ortada sadece çevresel değil, varoluşsal da bir tehdit var.
Plastik üretimi, 1950’den bu yana 200 kattan fazla arttı. OECD’ye göre hiçbir müdahale olmazsa 2060’a kadar 3 kat daha artacak. Kısacası dünya, eşi benzeri görülmemiş bir plastik krizinin içinde. Ve bu krizi durdurmak için 170’ten fazla ülke şu anda Cenevre’de aynı masada. Hedef plastik kirliliğine karşı tarihte ilk kez yasal bağlayıcılığı olan küresel bir anlaşma sağlamak. Fakat bu pek de kolay değil. Çünkü masada yalnızca ülkeler yok. Çıkarlarını korumaya gelen yüzlerce endüstri temsilcisi de var. Bu görüşmelerden gerçekten bir sonuç çıkar mı? Yoksa plastik çağı kaldığı yerden devam mı eder? Göreceğiz.
Dünya’nın üzerinde milyarlarca yıldır yaşam var. Dinozorların ihtişamlı adımları, mamutların ağır yürüyüşleri, mercan resiflerinin rengârenk dansı… Her tür, bu sahnede kendine has bir rol oynadı. Derken sahneye çok yeni bir oyuncu çıktı: Biz. İnsan, tarihin devasa takviminde sadece göz açıp kapayıncaya kadar var olan minicik bir parantez. Bugün Dünya’daki tüm canlı kütlenin yalnızca %0,01’ini oluşturuyoruz. Yani gezegenin biyolojik pastasında neredeyse görünmez bir dilim gibiyiz. Ama maalesef görünmezliğimiz etkisizliğimiz anlamına gelmiyor. Aksine, etkimiz devasa. Bilim insanlarının yaptığı kapsamlı bir araştırmaya göre, medeniyetin başlangıcından bu yana vahşi memelilerin %83’ünü, bitkilerin ise yarısını yok ettik. Kuşların çoğu artık vahşi değil; nüfusun %70’i tavuk çiftliklerinde yaşıyor. Memelilerin %60’ı ise sığır, domuz, koyun gibi bizim besin zincirimize hapsolmuş hayvanlardan oluşuyor. Yani doğanın çeşitliliğini yitirdiği bir çağdayız.
Geçtiğimiz günlerde İzmir’in en gözde turizm merkezlerinden biri olan Çeşme’de yaşayanlar ve tatilciler için tatsız bir haber geldi: Su kesintisi. Sadece birkaç saatliğine değil, belirli saat aralıklarında düzenli olarak uygulanacak şekilde… Neden mi? Alaçatı Kutlu Aktaş Barajı’nda doluluk oranı %5’in altına düşmüş durumda. İzmir Büyükşehir Belediyesi, yaşanan kuraklık, azalan yağışlar ve yaz sezonunda artan nüfus nedeniyle su ihtiyacının mevcut kaynaklarla karşılanmasında kritik bir noktaya gelindiğini açıkladı. Ve su kesintisi kararı alındı. İlki 25 Temmuz gecesi uygulanacak olan bu kesinti, ilerleyen günlerde de her gece aynı saatlerde tekrarlanacak. Ama gelin biraz düşünelim: Bu yalnızca bir su kesintisi mi, yoksa gelecekte bizi bekleyenlerin bir fragmanı mı?
Hiç düşündün mü, bir ay boyunca plastik kullanmadan yaşamak mümkün mü? Günlük hayatın tam ortasında, fark etmeden ne kadar çok plastik tükettiğimizi hiç sorguladın mı? İşte Plastiksiz Temmuz tam da bu sorudan doğdu. Bir avuç insan, “Acaba mümkün mü?” diye denedi. Sonra milyonlarca kişi katıldı. Şimdi her yıl Temmuz ayında, dünyada milyonlarca insan aynı soruyu kendine soruyor: “Ben bir ay boyunca plastikten uzak durabilir miyim?” Belki de cevap düşündüğünden daha basit.